Halkların Demokratik Kongresi 13. Dönem Ara Konferansı; uluslararası gelişmeleri, bölgesel dönüşümleri, Türkiye’nin siyasal gerçekliğini, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni, ortak mücadelemizin ihtiyaçlarını ve HDK’nin yeni dönem perspektifini tarihsel bütünlüğü içerisinde değerlendirmiştir.
İnsanlık, kapitalist sistemin yapısal krizlerinin derinleştiği tarihsel bir eşikten geçmektedir. Emperyalist-kapitalist düzen; artan yoksulluk, ekolojik yıkım, toplumsal adaletsizlik ve siyasal meşruiyet krizlerini savaşları yaygınlaştırarak, otoriter yönetimleri güçlendirerek ve sermaye birikiminin yeni alanlarını genişleterek aşmaya çalışmaktadır. Enerji kaynakları, ticaret ve ulaşım koridorları, limanlar, yapay zeka teknolojileri, madenler ve dijital altyapılar küresel sermayenin başlıca rekabet alanları haline gelmiştir. İnsana, doğaya ve bütün canlı yaşama ait ortak değerler azami kar hırsının tehdidi altındadır.
Emperyalist rekabet derinleştikçe uluslararası sistem güvenlikçi bir anlayışla biçimlendirilmekte, halkların yaşamı daha ağır bir baskı altına girmektedir. Son NATO Zirvesi’nde alınan kararlar; savaş harcamalarının, silahlanmanın artırılmasını ve enerji hatlarından dijital altyapılara kadar stratejik alanların askerî planlamaya bağlanmasını öngörmektedir. Buna bağlı olarak silah şirketleri, askerî bütçeler büyürken savaş ekonomisi devletlerin temayülü haline gelmektedir.
Dünyanın bütün coğrafyaları aynı tarihsel dönüşümü farklı biçimlerde yaşamaktadır. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’da yeniden silahlanmayı ve askerî bloklaşmayı hızlandırırken, Asya-Pasifik’te ABD ile Çin arasındaki rekabet ekonomik, teknolojik ve askerî gerilimleri büyütmektedir. Afrika’da enerji kaynakları, madenler ve ulaşım hatları üzerindeki paylaşım kavgası derinleşmektedir. Latin Amerika’da Küba ve Venezuela başta olmak üzere halkların siyasal bağımsızlık iradesini hedef alan müdahaleler devam etmektedir.
Dünya ölçeğinde sürdürülen bu paylaşım politikalarının ağır sonuçlar ürettiği coğrafyaların başında Ortadoğu gelmektedir. Gazze’de sürdürülen soykırım, Filistin halkının varlığını ve iradesini ortadan kaldırmayı hedefleyen sömürgeci siyasetin yüzünü ortaya koymaktadır. İran’a yönelik saldırılar, Rojhilat’ta Kürt halkına dönük baskı, tutuklama ve idam politikaları, Başûr üzerindeki askerî ve siyasal müdahaleler ile Rojava’nın demokratik kazanımlarını tasfiye etmeyi amaçlayan girişimler birbirinden bağımsız okunamayacağı gibi bu müdahaleler, Ortadoğu’yu emperyalist güçlerin, neoliberal ve ulus-devletçi çıkarların ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirme arayışlarıdır.
Tüm bu baskılara rağmen dünyanın birçok yerinde halkların kurtuluş mücadelesi varlığını korumaktadır. Filistin halkı direnmekte, Kürt halkı dört parçada geliştirdiği mücadele birikimiyle ayakta durmaya devam etmektedir. Kadınların özgürlük arayışı, işçi sınıfının emek mücadelesi ısrarı sürmektedir. Dünyanın her yerinde yükselen bu mücadeleler sömürüye ve savaşa mahkum olmadığımız başka bir yolun mümkün olduğunu göstermektedir.
Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Türkiye’nin siyasal geleceğinden ayrı düşünülemeyeceği gibi Kürt meselesinin bölgesel karakteri, Türkiye’yi Ortadoğu’daki dönüşümün doğrudan taraflarından biri hâline getirmektedir.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ağır bir siyasal ve toplumsal mirasla karşılanmıştır. Kürt meselesi çözümsüz bırakılmış, demokrasi sürekli ertelenmiş, devletin güvenlikçi politika anlayışı giderek genişletilmiştir. Kayyımlar olağan bir yönetim pratiğine dönüşmüş, seçilmişler ise görevlerinden alınmıştır. Muhalefet yargı eliyle baskı alnına alınırken; gazeteciler, sendikacılar, sosyalistler, devrimciler ve demokrasi güçleri gözaltılar, tutuklamalar ve davalarla susturulmak istenmiştir. Siyasal iktidar, toplumsal desteğini büyütemediği her alanda baskıyı artırmaya devam etmiştir.
Bu politikalar, yaşamın her alanına sirayet etmektedir. Milyonlarca emekçi kölelik ücreti ile yaşamaya çalışırken, kira fatura ve temel ihtiyaçları arasında seçim yapmaya zorlanmaktadır. Barınma hakkı ise piyasanın insafına bırakılmaktadır. Kamu kaynakları sermayeye aktarılırken emekçilerden fedakârlık istenmektedir. Servet sahipleri korunurken, vergi yükü halkın sırtına yüklenmektedir.
Kadınların yaşamı, bedeni, emeği ve yıllardır mücadele ile kazanılmış hakları erkek egemen saldırıların hedefi hâline getirilmektedir. Kadınların kaç çocuk doğuracağıyla başlayan ataerkil iktidar vaazı, azalan nüfusun ve aile kurumunun çöküşünün sorumlusu olarak kadınları işaret etmekte, sağlık hizmetlerinde bizzat kadın bedenini ilgilendiren harcamaları kısıtlamakta ekonomik darboğazın yarattığı erkek şiddetine göz yuman yasal zemini yok saymakta, ücretli emek piyasasında yaşanan istihdam sorunlarının görünürlüğünü önlemek adına kadınları evlere kapatmak istemektedir. Kadın cinayetleri siyasal ve toplumsal düzenin ürettiği sistematik bir gerçeklik olarak sürmektedir.
LGBTİ+l’ar nefret siyaseti ve ayrımcı uygulamalarla kamusal yaşamdan dışlanmaya, göçmenler ve mülteciler ise ağır emek sömürüsüne ve ırkçı politikalara maruz bırakılmaktadır. Irkçı söylemlerle halklar birbirine karşı kışkırtılırken sömürünün gerçek sorumluları görünmez kılınmaktadır. Emekliler, yıllarca ürettikleri değerin karşılığını alamadan giderek yoksullaşan bir yaşamla baş başa bırakılmakta, engelliler ise kamusal yaşamda eşit yurttaşlık haklarına erişmekte ciddi yapısal engellerle karşılaşmaya devam etmektedir.
Gençliğe vaat edilen gelecek yoksulluk işsizlik ve borç olmaktadır. Üniversite diploması iş güvencesi sağlamadığı gibi bizzat Milli Eğitim Bakanlığı’nın eliyle MESEM’ler başta olmak üzere çeşitli uygulamalarla çocuklar ve gençler eğitim adı altında patronların ucuz ve güvencesiz iş gücü haline getirilmektedir. Bilimsel ve özgür eğitim anlayışı tasfiye edilmiş, çocuk işçiliği olağanlaştırılmıştır. İtaat eden, sorgulamayan ve düşük ücretle çalışmayı kabullenen yeni bir kuşak yaratılmak istenmektedir.
Doğamız da aynı saldırıların hedefi haline getirilmektedir. Ormanlar kesilmekte, dereler boruların içine alınmakta, meralar şirketlere devredilmekte ve maden ruhsatları yaşam alanlarımızın üzerine yağdırılmaktadır. Önümüzdeki aylarda Antalya’da yapılacak COP31 zirvesi sermayenin yeni yatırım alanlarını genişletme arayışları üzerinden şekillenecektir. Doğa korunacak ortak yaşam alanı olarak görülmediği gibi alınıp satılacak bir kaynak olarak değerlendirilmektedir. Ekoloji mücadelesi bu yüzden çevre başlığına sığmamakta, yaşam hakkını savunmanın ayrılmaz parçasını oluşturmaktadır.
Bütün bu baskılara rağmen Türkiye ve Kürdistan halklarının demokratik mücadele geleneği varlığını korumaktadır. Kürt halkının özgürlük mücadelesi, kadınların örgütlü direnişi, işçi sınıfının mücadelesi, gençliğin özgür gelecek talebi, göçmen ve mültecilerin sömürüye, ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadeleleri, ekoloji direnişleri, Alevilerin eşit yurttaşlık arayışı, halkların kimlik ve dil hakları için yürüttüğü mücadele ve kayyım siyasetine karşı savunulan halk iradesi, yeni yaşamın toplumsal zeminini oluşturmaktadır. Bu direnişler, topluma yöneltilen çok yönlü saldırılara karşı ortak ve birleşik mücadelenin imkanlarını taşımaktadır.
Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat Demokratik Toplum Çağrısı, bu tarihsel eşikte, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümünü, barış, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin toplumsallaşmasını sağlayabilecek güçlü bir siyasal zeminin olanaklarını açığa çıkarmıştır. Çağrı, yeni olanaklar yarattığı kadar bütün demokrasi güçlerinin önüne de ciddi sorumluluklar koymaktadır.
Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesi, aynı toplumsal mücadelenin birbirini tamamlayan iki temel hattıdır. Barış arayışını demokrasi mücadelesinden, demokrasi mücadelesini Kürt halkının özgürlük talebinden ayıran hiçbir yaklaşım; ne barışın toplumsallaşması çabasını ne de demokrasi mücadelesini ilerletmeyecektir. Barış mücadelesi ile demokrasi mücadelesi birbirinin alternatifi veya imtihan alanı değildir. Biri olmadan diğerinin kalıcı bir sonuca ulaşması mümkün değildir.
Bugün Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’nin sosyalist ve demokratik güçleri arasındaki tarihsel bağ parçalamaya çalışılmaktadır. Bir yandan “Kürtsüz demokrasi” anlayışı sol ve demokratik çevrelere dayatılırken, diğer yandan Kürt özgürlük hareketi demokratik ve sosyalist mücadelelerden koparılmaya çalışılarak sistem içi sınırlara çekilmek istenmektedir. Barışın özgürlükçü ve devrimci muhtevasından arındırılarak yalnızca çatışmasızlığa indirgenmesi iktidar siyasetinin araçlarından biridir.
Cumhuriyetin dışında bırakılanlar sabit ve değişmez bir toplam değildir. Kürtler, Aleviler, sosyalistler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Çerkesler, Romanlar ve farklı inanç toplulukları yüz yıllık tekçi devlet düzeninin tarihsel hedefleri olmuştur. Bununla birlikte ezilenlerin bileşimi değişmekte sömürü ve tahakküm biçimleri genişlemekte ve yeni mücadele özneleri ortaya çıkmaktadır.
Ortak mücadele anlayışımız, bu toplumsal değişimi kavramak ve yeni öznelerin kendi sözleriyle, iradeleriyle ve örgütlenmeleriyle mücadeleye katılmasını sağlamak zorundadır.
Konferansımız, on beş yıllık deneyimin eleştirel değerlendirmesinden hareketle ezilenlerin tarihsel ittifakında ısrar etme iradesini bir kere daha ortaya koymuştur. Bu ısrar, ortak mücadeleyi yaşamın içinde yeniden kurma, politikayı toplumsallaştırma, toplumu demokratik siyasetin öznesi haline getirme ve örgütsel alışkanlıklarımızı dönüştürme zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir.
HDK’nin kurucu fikriyatını yeni dönemin siyasal ve toplumsal gerçekliği içerisinde yeniden üretmesi elzemdir. Kurucu fikriyatımız değişen tarihsel koşullarda, buluştuğu yeni toplumsal dinamiklerle kendisini yeniden ürettiği ve ortak mücadeleyi bugünün ihtiyaçları üzerinden yeniden örgütlediği ölçüde varlığını sürdürmeye devam edecektir. 13. Dönem Ara Konferansımız geleceği birlikte kuran mücadele anlayışında ısrar etmektedir. Bu ısrar konferansımızın yeni döneme bıraktığı en temel siyasal sonuç ve ortak sorumluluktur.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında; ezilenlerin tarihsel ittifakı, bu tarihsel dönüşümün örgütlü toplumsal zemini olma iddiasını ve sorumluluğunu büyüterek geleceği birlikte kurma iradesini sürdürecektir.
YAŞASIN ORTAK MÜCADELEMİZ!
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK, BARIŞ, VE DEMOKRASİ MÜCADELEMİZ!