İboların, Hakilerin,‘Dörtler’in Anısına Bağlılığımız, Aydınlattıkları Yoldaki Kararlı Yürüyüşümüzde İfadesini Bulacaktır

18.05.2020

Şehitlik, tarih boyunca toplumlar için kutsallık atfedilen kavramların başında gelmiştir. Toplumsal fayda gözetilerek benimsenen büyük bir dava uğruna canından vazgeçmeyi ifade eder. Büyük bir özveriyi, adanmışlığı ve anlam gücünü ihtiva eden böyle bir sıfat, onu hakkedenlerin düşmanlarının da ilgisini çekmiş, mutlaka ele geçirilmesi gereken bir değer olarak görülmüştür. Halklardan gasp ettiği değerleri, yalnızca maddiyatla sınırlı bırakmayan sömürücü iktidarlar için insanlığın manevi dünyası da, işgal edilip sonuna kadar sömürülecek bir alandır çünkü! Karın tokluğuna çalıştırılan emekçiyi, eve kapatılarak tüm hakları elinden alınan kadını, anasından öğrendiği dili en büyük utançmış gibi reddetmesi dayatılan çocuğu, gerçekleri ifşa ettiği için beyni dağıtılan bilgeleri ve rant uğruna doyumsuza talan edilen doğayı gölgesiymişçesine gittiği her yere götüren egemenlerin çıkarına adanmış hayatlara eşitlenen “şehadet”, dün olduğu gibi bugün de toplumun öz-değerlerine saldırının sembolü olarak ortada durmaktadır. İnsanlığın anlam arayışına cevap olmak bir yana, varolan anlam düzeyini de, iktidarların toplum karşıtı konumunu maskeleyerek meşrulaştırmak için, yok etmeye koşulan bir rıza üretme mekanizmasından öte anlamı kalmamış din gerçekliği ve bu şekilde siyasallaştırılan gerici dini söylemlerle pekiştirilmiş militarizm aracılığıyla yetiştirilen ‘dindar ve kindar nesiller’ dışında kimseye layık görülmeyen şehitlik sıfatı, halklardan gasp edilmekle kalmamakta, bu gaspla bağlantılı bir anlam soysuzlaşmasına da uğratılmış olmaktadır böylece. Açıktır ki; sömürgeci aklın böyle bir tanımlamayla karartılmış zihinlere layık gördüğü şehadet, hemen hemen tüm dillerdeki etimolojik kökeni ‘hakikati görme’ye dayanan bir değerin kendisini değil, onun reddini ifade eder ancak. Bilinci kapalı olanın vicdanı nasıl körelirse; zulme, katletmeye, tecavüze ve her türlü haksızlığa  dayanak noktası olarak hakikatten uzaklaşmış bir yaşam da şehadet gerçekliği karşısında öyle bir yok oluşu ifade edecektir şüphesiz. Bu anlamda, şehitliği layık olduğu anlama kavuşturarak yüceltmek ve onu hakkeden kişilikler şahsında, esas alınacak ölçüleri berraklaştırmak özgür toplumun inşası için esas teşkil eden bir görev olmaktadır. 18 Mayıs’ta sembolleşerek, birleştirici rolünü tarihte olduğu gibi güncelde de oynayan şehitlik gerçeğini, bu tarihte şehit düşen öncü devrimcilerin kişilikleri üzerinden kavramak, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ruhuyla bir arada yaşam uğruna mücadele veren tüm kesimler için büyük bir güç kaynağı olacaktır.

19.yüzyıl Avrupası’nda kapsamlıca tanımlandığında, aynı toplum içinde çıkarları birbirine ters farklı sınıflar arasındaki savaşıma bağlı olarak varlık kazanacağı öngörülen toplumsal gelişim, binlerce yıllık devlet geleneğinin halklar zindanına dönüştürdüğü Ortadoğu’da  halkların özgürlük mücadelesi biçiminde izdüşüm oluşturur. Bu tarihsel gerçekliği iyi analiz eden İbrahim Kaypakkaya işçi sınıfının zaferinin Kürdistan zemininde başlatılacak bir mücadeleye bağlı olduğu tespitinden hareketle Dersim’i mücadele ocağı olarak belirledi. Resmi ideolojiyle kopuşu sonuna kadar götürmekteki kararlılığında bir an için bile tereddütte düşmeyen İbrahim yoldaş, yaşadığı radikal kopuş sayesinde sınıf mücadelesinin Türkiye ve Kürdistan özgünlüğünde ki formunu kavramakta gecikmeyecekti. Kürt ve Kürdistan gerçekliğinin taşıdığı devrimci potansiyeli tespit eden ve mücadele sahasını da buna paralel bir şekilde belirleyen İbrahim yoldaş, Diyarbakır Zindanlarında uygulanan en ağır işkencelere rağmen direnişten vazgeçmeyişinde açığa çıkan sağlam duruşuyla, güçlü irade ile hakikati görmek-kavramak arasındaki bağı adeta elle tutulur hale getirmekteydi. 18 Mayıs 1973 tarihinde işkence tezgahlarında ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak tarihe geçen İbrahim yoldaş, insanlığın tertemiz ideallerini temsil eden bir şehit olarak halklar tarafından sahiplenilecek, devrim yürüyüşünde yoldaşlarına ışık olacaktı.

68 kuşağı önderlerinin sistem tarafından idamlar, işkenceler ve silahlı çatışmalar sonucu katledildiği ve önderlik krizinin baş gösterdiği 70’li yılların ortasında samimiyeti, emekçiliği ve cesaretiyle Özgürlük Hareketi saflarında yaralan Haki Karer de devrimin yolunun Kürdistan’dan geçmek zorunda olduğunu gören ve tutumunu buna göre belirleyen bir önderdi. Örgütleyicilik noktasında sahip olduğu yetenek ve etkileyicilik, kavradığı doğruları bedeli ne olursa olsun her koşul altında uygulamasından kaynaklanan Haki yoldaş, yeri geldiğinde faşistlere karşı ikirciksiz bir şekilde atıldığı kavgalardaki cesareti, yeri geldiğinde sırtına çantasını alıp il il dolaşarak gençlik başta olmak üzere toplumu örgütlerken gösterdiği girişkenliği, yeri geldiğinde siyasal ve örgütsel çalışmalar ve yoldaşlarının ihtiyacını karşılamak için işçilik yapıp mali kaynak oluştururken gösterdiği emekçiliğiyle gerçek bir hakikat savaşçısı olduğunu göstermişti. Sistemle ilişkili olarak Kürdistan’a sosyalizmi sokmamaya yemin içmiş ilkel milliyetçi grupların tüm alan daraltma çabalarına rağmen gittiği her yeri mücadele alanına çeviren Haki Yoldaş 18 Mayıs 1977’de Antep’te ‘Sterka Sor’ adıyla bilinen karanlık bir yapının tetikçisi tarafından katledildiğinde 27 yaşındaydı ve imkansızlığı tanımamanın, her koşulda imkan yaratmanın ve halkların özgürlük davası ve dayanışma geleneği adına değer yaratmanın sembolü olarak, büyüyen bir devrimin gerekçesi oldu. Bu yönüyle, şehide bağlılığın, tarihi dönüştürmede muazzam bir gücü ifade edişinin sembolüdür Haki Karer.

İbrahimlerin, Hakilerin enternasyonalist dayanışma ruhu ve mücadele birliği kararlılığının hazırladığı devrim zeminine, NATO’dan aldığı icazetle 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirerek cevap olmaya, gelişen toplumsal bilinci de bu şekilde boğmaya çalışan faşist cunta rejiminin cezaevlerini cehenneme çevirdiği bir atmosferde faşizmin yok edici cehennem ateşiyle değil, devrimin ateşiyle küllerinden doğmak üzere kendini gerçekleştirmenin adıdır “Dörtler”. Teslimiyetin ihanete, direnişin ise zafere götüreceğini düstur olarak benimsemiş Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner, teslimiyetin ve boyun eğmenin her türlü yöntemle dayatıldığı koşullarda, dayatılan ihanetin onursuzlaştırıcı pisliğine karşı kendi bedenlerini ateşe vererek insanlığı müdafaa etmişlerdir. 18 Mayıs 1982 tarihinde gerçekleştirdikleri bu eylemle, özgürlük tutkusunun harladığı ateşin karşısında hiç bir karanlığın tutunamayacağını insanlık karşıtı tüm odaklara göstermişlerdir.

En zor koşullarda, canlarından başka verebilecekleri hiçbir şeyin kalmadığı anda ölüme gidenlerdi onlar. Yaşamı, uğruna ölecek kadar seven bir tutkuya sahiplerdi. Varlıkları insanlık için çok büyük bir anlam ifade ediyordu. Ölümleri ise yokluğu değil, en değme destanların şairlerini, ozanlarını kıskandıracak kadar anlam yüklü şehadet gerçekliği olarak yaratıcılığı temsil ediyor. Onlar baskıların nefes aldırmayacak kadar arttığı aşamada bile hedeflerinden vazgeçmediler. Örgütlülüğümüzü büyütüp aydınlattıkları yolda yürümek, engel tanımamak bizim de boynumuzun borcudur. Sınıf mücadelesi ve sömürge halkların kurtuluş mücadelesi arasında ki özgün ilişkiselliği kararlı bir duruşun keskinleştirdiği bilinçle kavradılar. Bizler de bilincimizi diri tutacak sağlam duruşumuzdan asla taviz vermeyeceğiz. Halka, devrimci değerlere, mezarlıklara pervasızca saldırıların olduğu bir dönemde, faşizme karşı sözümüz örgütlülüğümüzü büyütmek olacaktır.

18 Mayıs şehitleri şahsında, Leyla Qasımlardan Hasan Ocaklara, Deniz Gezmişlerden Şerzan Kurtlara, Mayıs şehitleri başta olmak üzere, insanlığın soylu idealleri uğruna şehadete ulaşan tüm yoldaşlarımızı saygıyla ve minnetle anıyor, anılarının yolumuzu aydınlattığını belirtiyoruz.

Şehitlerimiz Ölümsüzdür!

Şehit Namirin!

 

HDK GENÇLİK MECLİSİ

18.05.2020